KÖPRÜLÜ YAYLASINDA BİRKAÇ GÜN
Gönderen admin - April 20 2015 12:41:21
KÖPRÜLÜ YAYLASINDA BİRKAÇ GÜN
Özlemini çektiğim zaman artık gelmişti. Yirmi saatlik yolculuktan sonra Kosor’u geçince otobüsün hızının yer yer 20 km’ye kadar düştüğünde övüle övüle bitirilemeyen Yeşil Göle’ye yaklaştığımızı anladım. Kayalıklardan oluşan, sıra sıra dizilmiş, iki cephede de bitmek bilmez sarp dağlar, yüksekliğini görmeme izin vermeyerek “Haddini bil!” der gibi dikilmişlerdi. O dağların arasında yolculuk yaptığımda yukarıda boncuk gibi dizilen kayalıkların her an düşeceklermiş korkusu sardı beni. Tepemize kayalar yuvarlanmadan Karınca düzüne varınca sisler arasında gömülmüş Göley’e bir kilometre yol kalmış, Erzurum sınırını da yeni geçmiş bulunmaktaydık.

Göle’ye vardığımızda saatler sabahın 06.00’sını gösterseler de köylerden gelen yolcu minibüsleri de bizleri selamlarcasına çarşıdaki köy kahvelerinin önlerinde yerlerini almaya başlamışlardı.

Oltu Caddesi’nde bizleri bir merasim takımı edasıyla karşılayan kaşkacılarla beraber (at arabacılar) Kars Caddesi üzerinde bulunan Göle Terminali’ne aynı anda girdik.

Otobüsten inenlerin heyecanlarını, hasretle bekleyenlere sarılmaları, o duygusal anları izlerken Köprülü’den beni karşılayan Minibüsçü Naci’nin elimdeki valizi alması ile kendi dünyama ancak dönebilmiştim. Köy minibüslerinde koltuk numarası yok ama her yolcunun yeri, bıraktıkları bir eşya ( palto, süpürge, poşet, tuz…) ile ayrılmıştı. Arka koltuğun bir önündeki yere kamera çantamı bıraktıktan sonra tekrar koltuk aralarında traktörcülerin doldurdukları mazot bidonlarına basa basa araçtan indim.

Göle’ye gelip de kelle paça yemeden kimse köyüne dönmezmiş. Biz de öyle yaptık. Paçayı yiyip Beyro’nun kahvesinde sayısız çay içerken köyden gelen insanların koşuşturması, aldıkları eşyaları durmadan minibüse taşımaları, Köprülü’ye hareket etme saatinin yaklaştığına işaretti.

Saatler 11.00’i gösterdiğinde Mızaret yoluna girdiğimizde arabada yolculardan başka canlıların da olduğunu gördüm. Yaylada büyütülmek için alınan civcivlerin koro halinde sesleri kasetçalardaki dertli türkülere adeta nakarat oluyordu. Mızaret rampasını geçip Göle Ovası’nı ardımızda bıraktık. Sol tarafımızda dizilen Sarıçam ormanlarından gelen mis kokular, araç içerisindeki mazot kokularını bastırıp hâkimiyeti eline geçirdi. Çölpenek yol ayrımından sola dönüp araç Köprülü’ye yönelince gözüm sağ tarafta kalan Kuri (Kola, Ziyaret) dağına takıldı. Burada “Keremin Taşı” diye bir taş olduğunu daha önce duymuştum. Keremin Taşı nerede? diye sorduğumda tüm yolcular söz birliği etmişçesine yamaçtaki bir kayalığı işaret ettiler. Mutlaka orayı da ziyaret etmek istiyordum.

Köprülü’ye vardığımızda güneş tam tepeden vuruyordu. Köprü Başı denen durakta fazla beklemedik. Yaylaya gidecek köylülerin ellerindeki eşyalarla tıka basa sıkışarak doldukları minibüs, yaylaya doğru yol aldı. Günorta köyünden geçince Yayladan öğle sağımlığı için gelen hayvanların da Çiya denen dağa doğru yol aldığını gördük.

Köprülü yaylasında o gün ayrı bir telaş, ayrı bir koşuşturma hakimdi. Ertesi gün Canibeg Yaylası’nda yapılacak olan Yayla Şenlikleri’ne hazırlıklar sürüyordu. Köprülü Yaylası, Bağırsak deresinden (Nevala Bağırsağı) gelen alabalık yatağı olarak tabir edilen bir çayla ikiye bölünmüş. Suyun ritimli akışının çıkardığı akordik seslere, uzaktan davulun sesi eşlik ediyordu. Ertesi gün yapılacak şenlikler için gelen davul zurna ekibinin bugünkü programında bir de düğün olduğunu misafir olduğumuz Cafer Emmi’nin evinde öğreniyoruz. Yirmi yıldan beridir görmediğim yayla düğününe gitmek için sabırsızlanıyordum. Çayın yanında ikram edilen kete ve çeçil peynirin tadını tatmanın mutluluğu ile kendimi davul zurna eşliğindeki halayda görüyorum. Yörenin düğünlerinin vazgeçilmezi olan davul zurna ekibi, saatlerce hiç yorulmadan çaldı. Oyun isimlerini merak edip sordum. Halaylarda, ağır bar, düz bar, Temur ağa, kasap, Bitlis, cenderme gibi oyunlar olduğunu söyledi köyün gençleri.

Canibeg Yayla Şenlikleri’nin yapılacağı sabahı uyandığınızda güneşi görseniz bile temmuz ayında olmanıza rağmen üşüdüğünüzü hissedersiniz. Rakım olarak yüksek yaylalar oldukları için yaz boyunca yaylarda sobalar hiç sönmezmiş. Erkenden Canibeg’e gitmek için yola koyulduk. Biz erken davrandığımızı düşünsek de yola çıktığımızda arabaların Canibeg’den geldiklerini gördük. Her ne kadar programlar saat dokuzda dense de tüm civar köyler, saat 07.00’den itibaren Canibeg’e akın etmişlerdi. Yılların özlemi, hasreti, gurbetten gelen gurbetçilerin özlemleri Canibeg’de harman olmuştu. Bazı aileler ta İstanbul’dan Canibeg Yayla Şenlikleri’ne katılmak için gelmişlerdi.

O gün Canibeg oldukça yoğun ve yorucu bir güne sahne olmuştu. Konserler, halaylar, konuşmacılar derken orman içlerindeki piknikçilerin ateşe verdikleri çağ kebaplar, pişirdikleri sac ekmeği, keteler, feseliler, bişiler, mafişler ve birçok yöresel yemekler gelen misafirlere ikram ediliyordu.

Canibeg Yaylası sarıçam ormanlarıyla kaplı, bin bir çiçeğin harman olduğu, soğuk suların yer aldığı bir bölgedir. Sınırı 5 km ötesinde Karapaça Mevkii dedikleri ve İpek Yolu’nun bir kolu olan Gürcü Yolu’na kadar gitmektedir. Çayırların tam ortasında bulunan Tek Çam’a ise asırlardır kimse dokunmamaktadır. Rivayete göre burası ismini Canip Bey’den almaktadır. Canip Bey bölgede zengin bir ağa olarak dilden dile anlatılmaktadır. Eli açık, gönlü açık, tüm yolcuların, kervanların uğrak yeri olan bir konağı varmış. 1878'de Rus işgalinden sonra Canip Beyin akıbeti bilinmemektedir. Halk bölgeyi Canibeg (Canibey) olarak anımsamaktadır. 1980’li yıllarda başlayan göçlerden sonra son yaylalar da yıkılıp terk edilse de gurbetçilerin ve burada yaşayan halkların, burayı piknik alanı olarak tercih ettikleri görülüyor.
……

Canibeg Şenliklerinin ertesi günü yüksek bir dağda halen kar olduğunu, temmuz ayında olmamıza rağmen erimediğini görünce orayı da ziyaret etmek istedim. Beraber yola çıktığım arkadaşlarım, oraya yürüyerek gidebileceğimizi söyleseler de iki saatlik bir yürüyüşten sonra tepeye varınca yoldaki pişmanlığımın yerini ayrı bir mutluluk aldı. İlk defa çıktığım Beroci Berfi denen nokta bölgenin en yüksek rakımlı tepesiydi. Tam tepe noktasından Göle Ovası’nı görmek mümkündür. Bir tarafta Erzurum Şenkaya Tetirkoş yaylası, diğer tarafta Olur Penesyert ve Nefsipenek yaylaları, önünde Serinçayır yaylası, tek bir noktadan tüm bölgeye hakim olunan bir noktadan Göle, Köprülü ve bölgeyi içine alan birçok kartpostal çektim.

Şenlikler bitmiş, ziyaretler tamamlanmış ertesi gün yolculuk için hazırlıklar başlamıştı. O gece misafir olduğumuz Sinezar Yengeden yörenin en çok hazırlanan yemeği Hengeli pişirmesini istedik. Hengel hazırlanıp pişirilinceye kadar dikkatlice tarifini de almaya başladım: 1 kg una 2 yumurta ile bir tutam tuz ilave edilerek bir derin kaba kulak memesi kıvamına gelecek şekilde yoğrulur. Daha sonra 5 veya 4 künde haline getirilir. Her bir künde yufka halinde açılıdır. Açılan yufkalar, ağaç peşkun üzerinde bir bıçak ile el desteği ile kare şeklinde kesilir. Daha sonra kesilen kare şeklindeki hamurlar büyük bir kazan içerisine konan sıcak su, iki yemek kaşığı tuz, bir çay bardağı sıvı yağ ile pişirilir. Bu pişirme süresi yaklaşık 10-15 dakikadır. Büyük kazan içerisindeki pişen kare şeklindeki hengeller büyük bir süzgeçten geçirilerek içi yoğurtlanmış bir tepsiye dökülür. Önceden hazırlanmış olan sarımsaklı yoğurt ilave edilir. Daha sonra tereyağında pembeleşmiş soğanlar hengelin üzerine ilave edilerek servise sunulur….

Erkan ÖZÇELİK